Haftanın incileri...

Gönderen CineMarine on 16:10 yorum (0)

Bu hafta 5 yeni film vizyonda. Her izleyici kitlesini çeken filmlerin olduğu bu hafta ile, yılın son haftasının gişe hasılatları iyi olacaktır.

5.Süpürrr!



Haftanın komedi filmi, bu 5 seçenek içerisindeki en zayıf film. Basit konusu ve saçma senaryosuyla izleyenlerin büyük çoğunluğunu tatmin etmeyecek bir film. Yabancı filmlerin senaryolarından esinlenilmiş, basit ve gereksiz bir yapım. Ayrıca filmin pazarlama stratejisi tamamen yanlış. Filmin büyük kitlelerce izlenmesi beklenirken, 70 salon gibi az bir kopyayla vizyona girmesi büyük bir hata.

4.Başka Dilde Aşk



Haftanın bağımsız filmi, işitme engelli bir erkek ile hayatından bıkmış bir kız üzerinden ilişkileri sorguluyor. Oldukça sade ve güzel olan yapımın, yabancı festivallerden ödülle döneceği tahmin edilebilir. Kutunun yönetmen ve senaristi İlksen Başarır, bu yapımda yönetmen olarak yer alıyor. Aksiyon ya da komedi filmi izlemek isteyenler için haftanın alternatifi olabilir.

3.Acı Aşk



Ünlü oyuncuların oynadığı haftanın aşk filmi ''Acı Aşk.'' A.Taner Elhan'ın ilk filmi Acı Aşk, bir aşk üçgeni içinde sıkışıp kalmış olan bir erkeğin psikolojisini ve diğer 3 kadının yaşadığı dramatikliği anlatıyor. Filmin bir erkeğin 3 kadını parmağında oynatması dışında pek bir marifeti yok. Sinemaya gidip cüzdanlarınızı hafifletmek yerine, bu filmi evinizde sevgilinizle izlemeniz daha mantıklı...

2.Vavien



Engin Günaydın'ın yazdığı ve oynadığı, ona Binnur Kaya, Settar Tanrıöğen ve İlker Aksum'un eşlik ettiği bir Taylan Biraderler filmi ''Vavien.'' Bana kalırsa haftanın en iyi filmi ve Box Office listelerinde de ilk sıraya yerleşeceğine eminim. Ancak zaman zaman sinemaya giden ve postere bakarak filme giren kitlenin, Engin Günaydın'ı görüp komedi sanarak filme girip ilk yarıda çıkması da olası. Filmin komediyle yakından uzaktan alakası yok. Dramda değil. KaraKomedi bile değil. Daha çok Celal karakterinin psikolojisiyle ilgilenen bir film Vavien. Engin Günaydın'ın ise bu psikoloji'yi güzel yansıttığı gözlerden kaçmıyor ve rolünün hakkını veriyor. Filmle ilgili en büyük korkum Engin Günaydın'ın Burhan Altıntop karakterine yapışıp kalmasıydı, ancak bu psikolojiyi üzerinden çabuk atmış. Binnur Kaya ise filmin en iyi oyuncusu. Taylan Biraderler, Küçük Kıyamet gibi bir ''başarısızlığın'' ardından böylesine başarılı bir filme imza atması önemli tabii ki. Benim bu hafta gideceğim iki filmden birisi olacak Vavien.İzlenesi ve izletilesi bir film...

1.Avatar



Yapımı 14 yıl süren, James Cameron'un yeni alamet-i farikası sonunda vizyonda! Real D 3D tekniği ile çekilen film, haftanın en merak edilen filmi. Sırf bu film için özel 3 boyutlu kameralar yapıldı ve performans yakalama tekniği geliştirildi. Haftanın en iyi filmi olmayabilir, ancak yılın en çok merak edilen ve haftanın en heyecanlı filmi bu. Vavien'i haftanın en iyi filmi ilan etmiş olabilir ve ballandıra ballandıra anlatmış olabilirim, ancak diğer herkes gibi bu film de benim ilk tercihim oldu. Çünkü 3 boyut ve sinema teknolojisinin nerelere geldiğini gösteren bir yapım olduğu ve muhteşem görsel efektlere sahip olduğu için sinemada izlenmesi gereken bir film. Hani evinizde bir film izlersiniz ve ''Keşke bunu sinemada izleseydim.'' dersiniz ya, işte bu da öyle bir film. Film bittiğinde kendinizi pandorumdaki bir asker ya da Na'viler arasındaki bir Avatar gibi hissedeceksiniz ve bu etkiden belli bir süre kurtulamayacaksınız. Kesinlikle sinemada gidilmesi gereken devasa bir yapım Avatar. Gidin ve izleyin. Tabii ki Real D 3D teknolojisi ile.(Eviniz İstinyePark'a yakınsa, Imax olarak izlemeniz filmden çok daha fazla zevk almanızı sağlar.)

Ufak bir festival olan bu hafta ne seçim yapacağınız size kalmış, ancak bana sorarsanız, seçiminizi Avatar ve Vavien arasında yapmalısınız...

Hangisi Efsane?

Gönderen CineMarine on 16:09 yorum (0)

Yüzüklerin Efendisi



Alacakaranlık

Testere ile Kana Devam...

Gönderen CineMarine on 16:07 yorum (0)

Testere 1, 2004'te vizyona girdiğinde, tüm eleştirmenlerden büyük beğeni toplamış ve yılın ''Bağımsız Sinema Olayı'' ilan edilmişti. Ayrıca düşük bütçesini kat kat katlayan gişe başarısıyla da yapımcısının yüzünü güldürmüştü. Bu başarıyı haketmişti de, çünkü James Wan gerçekten kaliteli bir film çekmişti. Film kan vaad etmiyordu, film için kan amaç değil, araçtı. Gerilimli sahneleri, muhteşem müziği ve mükemmel finaliyle ağızlarda mükemmel bir tat bırakıyordu.

Bir yıl sonra gelen devam filminde yönetmen değişmişti değişmesine, ancak bu serinin yararına olmuştu. Film daha fazla hareket kazanmış, aynı zamanda gerici tonu artmıştı. Bütçenin de artmasıyla, filmin işkence sahneleri çok daha kaliteli olmuş ve izleyenlerin midesini bulandırmaya yetmişti. Bu filmde yapımcılarının yüzünü güldürmüş ve ilk filmin hasılatını iki katına çıkarmıştı.

Aynı yönetmenle üçüncü film çekildiğinde, yine bir umutla bekledik. Üçüncü film güzeldi güzel olmasına, ancak ilk iki filmin tadını veremiyordu. Ancak yinede bir üçleme için mükemmel bir finaldi ve ilk iki filmin gişedeki istikrarını korumuştu.

Tam her şey bitti, Jigsaw öldü derken;

Testere 4 çıkageldi...



Yönetmen aynıydı ve yine üstüne düşeni yapıyordu, ancak bu sefer bir filmin en önemli şeyi eksikti:Senaryo. Yeni ve genç bir senaryo ekibi getirilmiş ve bunlar da gerilim yerine vahşeti ön plana çıkarmıştı. İlk 3 filmde yalnızca bir araç olan kan ve vahşet, bu film ile birlikte bir amaç olmaya ve ardından tamamiyle filmin konusunu kapsamaya başlamıştı. Daha açılış sahnesindeki iğrenç otopsi sahnesi, herkesin midesini bulandırmış ve çoğu genç bayanı kusturmuştu.İlk filmdeki kanlı ayak kesme sahnesi ya da ikinci filmdeki deri kesme sahnesi ne kadar gerekliyse, bu otopsi sahnesi o kadar gereksiz bir sahneydi. Yönetmen ve senaristler, doktorların otopsiye başladıklarını gösterdikten sonra sahneyi atlayabilir ve midedeki kasedi gösterebilirlerdi. Ancak amaç tamamiyle kan ve vahşet olduğundan dolayı böyle bir düşünce imkansızdı tabii! Filmin klostrofobik tarzı, hiç tanınmamış karakterlerin analizini dahi yapmadan öyküye dahil etmesi ve yalnızca kanlı sahneleriyle Testere 4, ilk üçlemeye yakışmayan bir filmdi ve resmen kabak tadı vermişti. Ancak buna da şükür, çünkü ikinci üçleme'nin en iyi bölümü diyebiliriz bu film için. Aynı zamanda gişede beklediğini bulamamış ve ikinci filmden daha düşük bir hasılat elde etmişti.

Yapımcılar artık yönetmenin iyi gişe getirmediğini fark etmiş olacak ki, hemen çok daha yetenekli olan (!) ve yalnızca basit reklam filmleri çekmiş David Hackl'ı yönetmen koltuğuna oturtular.Senarist ekibi ise neredeyse tamamen değişmişti.Hemen ardından Testere 5 çekildi ve Hallowen'da vizyona girdi.(Dikkatinizi çekerim, ilk üç film izleyici için bu tarz basit numaralara düşmezken, diğer üçleme her filminde Hallowen'ı kullanıyor ve filmlerini Hallowen'da vizyona giriyordu.) Bu filmde aklımızda neler kaldığına bir bakalım... Düşünelim, düşünelim... Aklıma gelen tek şey, final sahnesi. O sahne de ahım şahım olduğundan değil, filmde elle tutulabilir tek sahne olduğundan dolayı.Daha fazla kan, daha fazla et, daha fazla acı ve izleyiciler için daha fazla mide bulantısı... Ayrıca bu film, 4. filmden çok daha az bir izleyici kitlesi tarafından izlendi.

Şimdi de Testere 6 vizyonda... Yeni yönetmenin bilinen tek bir çalışması yok. Senaryo olmadığı her halinden belli. Amerika'daki izlenme oranı belli. Bu filme hala gitmeyi düşünen varsa, onu tebrik ediyorum.

Not: İlk üç filmin fragmanları birbirinden farklı ve 2 dakikalık fragmanlarken, 4-5-6'nın fragmanları 45-50 saniye ve her birinde ya evin içinde, ya odanın ya da bir perdenin içinde birkaç görüntü görüyoruz. Ayrıca, son üçlemenin poster yazıları da hep aynı... ''EFSANE GERİ DÖNÜYOR, OYUN DAHA YENİ BAŞLIYOR...'', ''EFSANE, YENİDEN'', ''YENİ TESTERE EFSANESİ.'' İlginç bir ayrıntı...

Avatar'dan önce -!- Avatar'dan Sonra(?)

Gönderen CineMarine on 16:05 yorum (0)



James Cameron'un filmleri başyapıt olmayabilir, ancak onun böyle bir derdi de yok. Onun amacı sinema'ya yeni teknikler kazandırmak.Bunu da güzel filmler çekerek yapmayı deniyor ve filmlerinin güzel olduğu malum. James Cameron'un aklından geçenleri çok iyi anlayabiliyorum aslında. Büyük bir bütçeyle güzel bir film çekti ve bunun ile sinema sektörünü değiştirmeye çalıştı. Ancak o filme bu şekilde bakarken, filmin izlenme oranını hiç düşünmüyordu. ''Önce güzel bir film çekelim, seyirciler sonra gelir.'' mantığıyla hareket ettiği için elimizde iki ay öncesine kadar doğru düzgün görsel belge ve fragman yoktu. Ancak yapımcıların ısrarlarına dayanamamış olacak ki, iki ayda film hakkında birçok görsel, fragman ve poster paylaşıldı ve filmin vizyona iki hafta kala, televizyonlarda 30 saniyelik fragmanları gösterilmeye başladı. İki aydaki büyük gelişme.



Herkes James Cameron'un bu film ile sinema'da büyük bir değişiklik yapacağını söylüyor ancak ben buna katılmıyorum. Evet, yalnızca bu filmi çekmek için Performans Yakalama tekniği çok geliştilirdi filan ama, fragmanlardan ve posterden gördüğüm kadarıyla, George Lucas'ın 2005'te vizyona giren Star Wars Bölüm 3:Sith'in intikamı'ndan görsel olarak arada pek fark yok gibi. Aradaki tek fark, Avatar'ın 3 boyutlu olması.

Film vizyona girdiğinde koşa koşa filme gideceğim ve beğeneceğimden de eminim ancak, bu kadar da çok beklenti içinde olmamalıyız sanırım...

Metal Fırtına Film Oluyor-(muş)!

Gönderen CineMarine on 16:03 yorum (0)

Metal Fırtına isimli ülkemizde fırtınalar estiren kitabın film olacağını çok önceleri duymuştuk ancak beklenen medya yangını oluşmamış olacak ki, proje havada kalmıştı. Geçen günlerde tekrar konuya dönüldüğü ve Aralık 2010'da vizyonda olacağı belirtilmiş. Ancak sanırım bu sefer, proje gerçekleşecek çünkü daha basın duyurusu yapılmadan filmin sitesi www.metalfirtina.com'a büyük ilgi olmuş. Kitabını okumuş ve beğenmemiş olmama rağmen, filminden ümitliyim. Çünkü 9-10 milyon dolar gibi bütçe söylentileri dolaşıyor. Sinemamızın emekleme döneminde, ayakları yere sağlam basan birkaç filmden birisi olur umarım.

Ha, poster mi? Hemen verelim...

Arşivcilik ve Sinema

Gönderen CineMarine on 16:00 yorum (0)

Yıllardır film izlenir tüm Dünya'da... Bu yıllar içinde, hangi filmler çıkmadı ki? Yıldız Savaşları, Yüzüklerin Efendisi, Uzay Yolu, Blade Runner, Matrix vs.vs... Her birini milyonlar izledi ve bu efsanelere aşık oldu. Tüm Dünya'da fenomene dönüştüler. Ancak artık bunları sinemada izlemek yeterli gelmiyordu.



Efsane filmleri, kült filmleri, korku filmlerini ve bilimkurgu filmlerini sevenler, sinemada izleyip hayran kaldıkları filmleri tekrar tekrar izlemek istediler. Yapımcı firmalar, filmlerin eve taşınmasını istiyordu. 1960'lı yıllarda, bu ülkemiz için imkansız bir hayal olarak görülüyordu. Ancak 1970 ve özellikle 80'lerde, Betamax Video ile imkansız başarılmıştı. Zamanla herkes, evlerine bu aygıtı almaya ve kasetlerini toplamaya başlamışlardı. Film izlemeyi ve kasetleri toplamayı seven herkes, birbirine kasetlerini göstererek eğleniyordu.
Dijital Televizyonların çıkması ile Betamax'ın yerini VHS aldı. VHS çok daha netti ve her açıdan Betamax'tan üstündü. İşte tam bu yıllarda, arşivcilik yavaş yavaş başlamış ve kıskanmalar başlamıştı. VHS alamayanlar, Betamax ile yetiniyor, ancak hep VHS'yi özeniyordu. VHS'yi alanlar ise, daha karizmatik kutuları olan VHS filmlerini topluyor, Betamax'ları sırf hava ve kişisel tatmin için yakınlarına dağıtıyorlardı.



Birkaç yıl sonra, yeni bir format çıktı, Digital Versatile Disc, yani bilinen ismiyle DVD. Bu format ile arşivcilik büyük bir miktarda oturmuş ve herkes eski Betamax ve VHS'lerine kıyamadıklarından atmıyorlardı. Ancak çok önemli bir şeyi o zamanlar bilmiyorlardı:O formatlar ileride çok önem kazanacaktı. DVD ucuz fiyatı ve yüksek görüntü kalitesi ile hemen gönüllerde taht kurdu ve herkes kısa sürede DVD formata geçti. Herkes birbirine DVD hediye etmeye başladı. Artık arşivcilik tamamiyle oturmuştu ancak bu sefer de, korsanın çıkmasıyla sinema eski önemini büyük ölçüde kaybetmişti.



Birkaç yıl önce, Amerika'da çok önemli bir format ortaya çıkmıştı:Blue Ray. Amerika'daki birçok kişi anında Blue Ray'e geçmişti bile. Çoğu şey gibi, bu da ülkemize geç gelmişti ve Blue Ray, şu anda yeni yeni önem kazanmış durumda. Blue Ray ülkemizde büyük öneme sahip olmayabilir, ancak her ne kadar istemesemde, önem kazanmasını bu formatın korsanı çıkmadan sağlayamacayağımız aşikar. Ancak, arşivcilik şu anda ülkemizde tamamiyle oturmuş durumda ve Dünya ülkelerini yakalamış olmamızın da oldukça önemli olduğunu unutmamak gerek...


DİPNOT: VCD'ye değinmemiş olmamın birkaç sebebi var. Birincisi, VHS'den görüntü olarak pek bir farkının olmaması, ikincisi ise, kısa sürede DVD'ye geçilmiş olması...

Türkiye'de Sinema

Gönderen CineMarine on 15:59 yorum (0)

Merhaba… Birlikte 7. Sanatımız olan Sinema sanatına biraz göz atalım isterseniz… Yazımıza başlamadan önce, sinemanın nasıl bir şey olduğuna bir göz atalım isterseniz…Dünyadaki her ırktan ve her milletten insanın katkıda bulunabileceği ‘’Özgür Ansiklopedi’’ www.wikipedia.org’da sinema nasıl tanımlanıyor bir bakalım isterseniz…‘’ Sinema, herhangi bir hareketi düzenli aralıklarla parçalara bölerek bunların resimlerini belirleme ve sonra bunları gösterici yardımıyla karanlık bir yerde, bir perde üzerinde yansıtarak hareketi yeniden oluşturma işidir.Film göstermeye yarayan özel bir makineyle görüntülerin beyaz perdeye yansıtıldığı salon veya yapıya da sinema denir. İlk film cihazına büyülü fener (lanterne magique) denmişti.5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’ndaki Madde 5'e göre sinema: tespit edildiği materyale bakılmaksızın, elektronik veya mekanik veya benzeri araçlarla gösterilebilen, sesli veya sessiz, birbiriyle ilişkili hareketli görüntüler dizisidir.Sinema, Yedinci sanat olarak kabul edilir.’’Ahh, ne güzel açıklamışsınız sinemayı, en iyi yazarlar bile daha iyisini yazamaz, bu kadar yazı yazmaya gerek yok, en iyisi sizin, kısa ve öz, desem sakın inanmayın… Evet, bilimsel açıdan sinemayı mükemmel açıklamış olabilir, ancak ya sinema sevgisi? Biz sinemayı makinistlerinden, projeksiyonundan ya da filmlerinden sevmiyoruz… Evet, hepimiz film izlemeyi çok seviyoruz ve en kötü filmleri bile tekrar tekrar izliyoruz… Ancak tek sebep bu mu? Biz, canımız sıkılınca ‘’Hadi sinemaya gidelim.’’ Demeyiz, çünkü sinema bizim için araç değil amaçtır. Biz yoldan geçerken filmin afişini beğenip filme girmeyiz, bizim bir filmi izlememiz için en az 1 yıl geçmesi gerekir.Film hakkında her şeyi araştırırız, her bilgiyi öğreniriz, ufacık kırıntılardan ütopyalar kurarız. Bu sayede filme merakımız kat be kat artar. Bu sayede filmden aldığımız keyifte… İnsanlar bir filmin biletini aldığında vücudunda bir karıncalanma hissetmez hatta sıra beklemekten sıkılır. Ancak biz o bileti aldığımız zaman filmi izlemiş kadar seviniriz. Kapılar açılıp salona girince, içimiz kıpır kıpır olur. Yerimize oturur, filmi bekleriz...



Filmi izledikten sonra o film bizim için bitmez, bu sefer evde internetin başına oturup siteleri didik didik arar ve film hakkında yorumları okuruz. Bu sayede kendi zevklerimizin uyuşup uyuşmadığını görürüz. Ardından film hakkında yorumlar yazar, kritikler okuruz. Ve filmin güzel sahnelerini hafızamızın en büyük kısmına yerleştirir, filmi bir anı olarak yaşamaya başlar ve DVD’sinin çıkmasını bekleriz. İşte bu anlattıklarımız, ne wikipedia’daki ne de ansiklopedilerdeki anlatmalara benzemez. Bunlar işin duygusal kısmıdır.Tüm Dünya’da bu yaptıklarımızı yapan milyonlarca insan var ve yapmasalar da buna saygı duyan insanlar…Türkiye dışında… Ülkemiz, ne yazık ki birçok konuda olduğu gibi bu konuda da çok geri kalmış… İnsanlar sinemayı seviyorsa, onlara aptal gibi bakıyor… Bunları araştırınca ne zevk alıyorsun diye soruyor… Aptal mısın filmlere para veriyorsun, hem de orijinal’ine… Korsanını daha ucuza alırım diyor, ancak onu almanın verdiği mutluluğu ve huzuru hiç tatmamadan konuşuyor… İnsanlar sinemaya gidiyor, her hafta sonu sinemaya mı gidilirmiş, otur parana yazık, onları topla diyor… Tamam, ben de israfa karşıyım, çok para tabi ki harcanmamalı… Ancak her para her zaman toplanırsa, ne zaman harcanacak? Sinema izleyicisinin az olduğu box Office listelerinden belli oluyor zaten… Halkımız, hem aksiyon izleyicilerini, hem sinema izleyicilerini tatmin edecek filmleri tercih etmek yerine, recep ivedik, çılgın dersane gibi filmlere prim yapıyor… O filmlere kazanılan paralar beni üzmezdi, eğer o paralar sinemaya güzel projelerle dönse ve halkımız başka filmlere de bu kadar gitse… Ancak oradan gelen para, bir sonrakinin çekimi için bütçe oluyor, o onun için… Böylece bir sinema tuzağı kurulmuş oluyor… Bu da beni açıkçası çok üzüyor…