Hep Aynı!

Gönderen CineMarine on 16:26 yorum (0)

Cem Yılmaz’ın son filmi Yahşi Batı vizyonda! Bu filminde milyonlarca izleneceği ve yapımcılarının yüzünü güldüreceği belli. Peki ya izleyiciyi güldürecek mi, işte orası meçhul.



Cem Yılmaz’ın Vizontele’deki karakterinden esinlenerek yeni filmi GORA’da oluşturduğu Arif karakteri, Hokkabaz haricinde diğer filmlerinde kendini hep gösterdi. GORA’da Arif uzaya gidiyordu ve uzaydaki sisteme baş kaldırıyordu. Devam filmi AROG’daysa Arif bu sefer geçmişteydi ve tarihin daha hızlı gelişmesi için uğraşıyor, kötü adam Kaaya ve onun kurduğu mini imparatorluğa baş kaldırıyor, tarihi değiştirmeye çalışıyordu. Yeni filmi Yahşi Batı’daysa, Cem Yılmaz bu sefer bir Teşkilat-ı Mahsusa askeri. Padişahın emriyle, Amerika’ya iyi niyet göstergesi olarak çok kıymetli bir elması götüren diplomatı canlandıran Yılmaz’ın, Arif’ten farklı bir karakter çizmediği çok belli. Olayların gelişmesine bir göz atalım:



Aziz Bey ve Lemi Bey’in Amerika yollarında gittiği at arabası, her western filminde olduğu gibi bu filmde de soyulur ve bunlar yakın bir vahşi batı kasabasına sığınırlar. Geçinmek için kendilerini soyguncu yapıp birbirlerini yakalatan ikili, böyle geçinilmeyeceğini anlayınca kasaba’da ticarete soyulur. Ardından köye kolayı getirir, Türk Sporu olan güreş müsabakaları düzenler, türlü türlü sirkler düzenleyerek para kazanmaya çalışır. Ardından kasaba değişerek gelişmeye başlar.



Cem Yılmaz’ın Arif’ten fiziken kurtulmasına rağmen, zihnen kurtulamadığı çok belli. Ses tonu bile aynı olan Cem Yılmaz, GORA ve AROG’da olduğu gibi, bu filmde de evinden uzakta bir yere geliyor ve orada bir şeyleri değiştirmeye çalışıyor. Cem Yılmaz’ın diğer filmlerinden çok farklı olan ve tamamen özgün bir film olan Hokkabaz’ınsa bende yeri ayrı…

Çakma Kıyamet...

Gönderen CineMarine on 16:24 yorum (0)

''Bir gün birileri insanların gerçek hayatta felaket durumlarında nasıl davrandıklarını inceleyen, geçen her saniyenin ölüm ve yaşam arasındaki farkı belirlediği durumlarda karakterlerin aşk yaşamları üzerine uzun uzun diyaloglara girmediği daha gerçekçi bir felaket filmi çekebilir. Christopher Nolan’ın Kara Şovalye’sinin ve Watchmen’in sinema adaptasyonunun süperkahraman türüne yaptığı gibi. Felaket filmi türünün bu tür bir yeniden yaratımdan geçeceği günler gerçekten gelecek mi bilmiyorum. Fakat bildiğim tek bir şey varsa, o da bu olası felaket devriminin arkasında Roland Emmerich’in olmayacağı.''
Böyle yazmış, yazılarını çok beğendiğim beyazperde yazarı Oktay Ege Kozak. Ve bence kesinlikle haklı.

Roland Emmerich'in son alamet-i farikası 2012 vizyona gireli 1,5 ay oldu. Filmi izlemeye giden insanlar arasında da çok büyük tartışmalara sebep oldu.Sinemada çok film izlemeyen, sadece çok merak ettiği filmler olunca sinemaya giden kitle filmi çok beğenirken, sürekli film izleyen ve filmlere yalnızca patlama, aksiyon olarak bakmayan sinema izleyicisi filmi kayda değer bulmadı.



Bu filmi izledikten sonra aklınızda kalan tek şey, gördüğünüz yıkım sahneleri ve bolca bayat espri olacak. Bu filmin bu kadar beğenilmesinin sebebi de, bu güzel görsel efektleri zaten. Ancak görsel efektlerinin de çok fazla abartıldığını düşünüyorum. Zira filmdeki efektler kesinlikle Avatar gibi çığır açacak nitelikte değil. Hatta kimi sahnelerde sırıtıyor bile.
Filmde oyunculuk adına hiçbir şey yok. Mesela Kaliforniya'nın yıkıldığı sahnede ana kahramanlarımız limuzinle herkesin öldüğü ve kurtulmayı beceremediği büyük depremden binbir zorlukla kurtulup havalimanına gidiyor. Yahu, bu kadar yıkım, bu kadar ölüm görmüşsün. İnsanda hiç mi bir psikolojik baskı olmaz? Ancak karakterlerimiz yine espri patlatmasını biliyor.

Filmin bir diğer kötü yönü de klişeler bombardımanı olması. Filmi izlerken kesinlikle sizi meraka düşürmüyor. Değil bir adım, on adım sonra ne olacağını rahatlıkla tahmin edebiliyorsunuz. Mesela, kahramanlarımız Kaliforniya'daki depremden kaçarken, önlerine birçok zorluk çıkıyor ancak yine son anda bir yol bulup kurtuluyorlar. Yahu, önünüze bir engel çıksın, bir kaya çıksın, uçun bir, çığlık atın, araba kullanılamaz hale gelsin, birisi arkada kalsın. Ancak karakterler o kadar soğuk kanlı ki, bunların hiçbiri onları etkilemiyor. Binbir zorlukla havalimanına gelip uçakla gitmeyi planlıyorlar. Daha uçak havalanmadan havalimanı yıkılmaya başlıyor. Tam uçak düşecekken, bir anda uçak hızını alıyor ve havalanıyor, ardından iki binanın arasına geliyor. Tam çarptı diyoruz ki, tekrar ''sadece birkaç ders almış pilotumuz'' usta pilotların yapamayacağı bir manevrayla uçağı döndürerek çarpmasını engelliyor.



Filmde senaryo adına hiçbir şey yok. Tamamen klişeler yığını. Herhalde Roland Emmerich senaryoyu yazarken ''Oyunculara para vermek yerine 2. sınıf oyuncularla çalışalım, hiçbiri tanınmış olmasın, oradan kısalım, senaryoyu da klişelerle dolduralım ki izleyenlere daha çok heyecan versin, filmi tamamen yeşil ekran önünde çekelim, sırf aksiyon olsun, deli gibi para harcıyalım.'' diye düşünmüş olmalı ki, böyle sinemaya aktarılmaya çok müsait ve ustanın elinde mükemmel işlenebilecek bir senaryoyu, sakız gibi gevşete gevşete popcorn filmine dönüştürmüş olsa gerek.

Neyse, çok yazdım. Gitmek isteyenler gitsin görsün, eğlenebilirlerde, çünkü izleyen herkes için farklı sonuçlar doğurabilecek bir yapım. Ancak büyük umutlarla gittiğim bu filmde ben sadece çok sevdiğim Kurtuluş Günü filminin buzdolabından çıkarılıp 3.kez ısıtılarak önümüze sunulmuş bir versiyonunu gördüm karşımda. Sadece daha kötü bir senaryo, daha kötü espriler ve çok daha fazla bak ağrısı aldım bu filmden.

Neşeli Hayat...

Gönderen CineMarine on 16:23 yorum (0)

Bu film hakkında yazı yazmayı hiç düşünmüyordum. Çünkü film hakkında yapılan ağır eleştirilere tahamülüm kalmamıştı. Eğer yazı yazarsam, çok kötü şeyler söylemekten korkuyordum. Ama sonunda dayanamadım ve bu film hakkında yazmaya karar verdim.



Yeni yıla girmemize 1 ay kalmışken vizyona giren bu ülkemizin ilk noel baba filminin ne kadar güzel olduğunu anlatmaya kelimeler yetmez. Peki neden bu kadar güzel? Film bir komedi filmi değil. Dram filmi asla değil. Aslında hayatın ne kadar mutlulukla ve acıyla iç içe olduğunu anlatan bir film. Her günü İstinye'de geçen, ancak işe geç kalmamak için otobüs'e yetişmeye çalışan birisi Rıza. Kurduğu lokanta iş yapmamış, karısının altınlarını bozdurup büyük umutla Neşeli Hayat ürünleri alan ancak bu ürünlerde elde kalınca, bir de işe ortak girdiği arkadaşlarıyla mahkemelik olan birisi. Ancak buna rağmen hayattan umudunu kesmemiş birisi aynı zamanda.



Bu filme giderken Vizontele gibi politik, Organize İşler gibi komik bir film beklemeyin sakın. Yoksa filmden umduğunuzu bulamadan çıkarsınız.Bu çok daha naif ve çok daha basit bir film.Ancak buradaki basitten kastımız basite kaçılmış olması değil, basit bir anlatımın tercih edilmiş olması.
Filmden espri yerine küçük gülücükler elde ediyorsunuz. Zaman zaman sizin sırıtmanızı sağlayan, kafanızı dinlendiren, hoş, şiirsel bir anlatıma sahip. Filmi izledikten sonra kafanız rahatlamış ve gördüğünüz tüm reklam ''godiklerine''(Yılmaz Erdoğan'ın bulduğu bir terim.) daha farklı bakmaya başlayacaksınız.
Benim diyeceğim odur ki, gidin ve yılbaşına sadece 3 gün kalmışken bu filmi izleyin ve kötü yorumlara kafanızı takmayın. O yorumlardan bazıları entellektüel gibi görünmek, bazıları muhalefet olmak ve bazıları da neye gittiği hakkında fikri olmadan sinemaya girildiği için yazılmış yorumlar çünkü.
''Hepi Kırismıs Türkiye, Hepi Kırismıs Rıza Abi.''

Seni bir yerden hatırlıyorum...

Gönderen CineMarine on 16:21 yorum (0)

King Kong



The Incredible Hulk

Joker...

Gönderen CineMarine on 16:18 yorum (0)


Geçen günlerde Kara Şövalye'yi tekrar izledim. Fakat bu sefer, daha farklı izledim. Önde olan olaylara değilde, arkada olan olaylara baktım. Kadrajın çekmediği ya da bulanık gösterdiği kısımlar dikkatimi çekti. Ve sinemada hayran kaldığım Heath Ledger'ın Joker tiplemesine, tekrar şaşırıp kaldım. Yahu bu nasıl bir oyunculuk? Kadrajda ya da yakın çekimde olup olmaması onun için önemli değil. O her yerde kendini gösteriyor. Batman'in onu ''Döverek'' sorguya çekmek için kapıyı kilitlediği sahne sırasında, Christopher Nolan haklı olarak hızlı bir kamera kullanmış. O sahnede Joker'e dikkatle baktım. Bir şey anlamanıza gerek olmayan, sadece bir şeyin olduğunu gösteren bir sahnede bile, Heath Ledger oyunculuğunun en iyi performansını göstermiş.

Heath Ledger'ı çok iyi tanıyan birisi değildim. Yalnızca Kara Şövalye'yi izlemiş, mükemmel bir performans görmüş ve ''Dünya büyük bir yeteneği kaybetti.'' deyip geçmiştim. Ancak filmi en son izlediğimde farklı şeyler düşündüm. Bu kadar yetenekli bir adamın diğer filmleri kötü olamaz dedim kendi kendime. Ve bu adama daha yakından bakmaya başladım. Ne kadar iyi bir baba olduğunu öğrendim. Karısını ne kadar sevdiğini ve sırf onun için uyuşturucudan kurtulduğunu öğrendim. Brockback Dağı'ndaki Ennis Del Mar gibi çok zor bir performansı(şahsi kaanatimce Joker'den daha zor.) ne kadar başarılı bir şekilde canlandırdığını gördüm. Ve Heath Ledger'ı çok yakından takip etmeye başladım. Şimdi yapacağım ilk iş, D&R'dan bulabildiğim kadar Heath Ledger filmi almak ve bu usta aktöre saygımı sunmak. Şimdi Johnny Depp için beklediğim The İmaginarium of Doctor Parnassus filmi benim için daha fazla önem kazandı. Heath Ledger'ın kafamdaki Joker imajı silindi. Umarım diğer herkes bunu başarabilir...

Farklı açıdan...

Gönderen CineMarine on 16:17 yorum (0)



Bu yazımızda, Johnny Depp'i Farklı özellikleriyle, madde madde ele aldık. Kaynak gösterilmeden yayınlanması suçtur, adli ceza gerektirmez...

1- Hollywood'un asi çocuğu, yakışıklı playboy dergisi kapak güzeli...
2- Joker'i Joker'den iyi oynayabilecek ender performans oyuncusu...
3- Kızların aklını başından alan ve birçok çiftin kavga etmesini sağlayan kişilik...
4- Eline içki şişesi yakışan ender oyuncu...
5- Yanık tenli Karayip Korsanı...
6- Oscarda sürekli hakkı yenen iki oyuncudan biri...(ilki Kate Winslet'tı, o da geçen yıl muradına erdi.)
7- Tim Burton ile 7 kez çalışma şerefine erişmiş şanslı insan...
8- Alis Harikalar Diyarında filmiyle oyunculuğunun doruk noktasına ulaşacağını düşündüğümüz, şahane oyuncu...
9- Vanessa Paradis ile evli ve 3 çocuk babası kişi...
10-Sürmenin en çok yakıştığı aktör...
11-Dünyanın en havalı insanı...
12-Bir dönem uyuşturucu da kullanmış ve ardından rehabiliteye girmiş kişi...
13-Kanser kızı için, evinde onu güldürmek için kız kıyafetleri giyecek kadar alçakgönüllü...
14-46 yaşında taş gibi 32 yaşında görünen aktör, kızları 60 yaşına kadar etkileyeceğini düşündüğümüz şahsiyet...

Dabbe hakkında...

Gönderen CineMarine on 16:15 yorum (0)

İlk dabbe filmi 2006 yılında vizyona girdiğinde, yer yerinden oynamıştı. Filmi çok beğenip korkanlar olduğu kadar, hiç beğenmeyip ''kahkahalarla güldük.'' diyenler de olmuştu. Öyle ya da böyle, dabbe sinemamız için çok önemli bir film, bu kesin.



Peki bu filmi sinemamız için bu kadar önemli yapan ne? İlk seri korku filmi olması mı? Bu da önemli bir adım ancak başlı başına bir sebep değil. Dabbe'yi bu kadar önemli yapan, sinemamızda daha önce kullanılmamış teknikleri sinemamıza kazandırmış olmasında yatıyor. Mesela dabbe'nin birinci filminde, sinemamızda daha önce kullanılmamış bir makyaj tekniği kullanılmıştı. Aynı zamanda sinemamız için ''rekor'' bir sayıda makyaj, kostüm ve imajmaker çalışmıştı. Dabbe 2'de ise, Dünya sinemasında bulunmayan bir teknikle duyma sınırının altındaki sesler kullanıldı.



Yeni filmdeki Boğaz Köprüsünün yıkılması, Yanan Cami gibi efektler ise sinemamızda daha önce hiç kullanılmamıştı. Bunları bir korku filminin kullanması bile takdire şayen.
Dabbe, sinemamıza bu kadar yenilik kazandırdığı için akıllarda kalmıyor, korkutmayı ya da biraz düşündürmeyi sağladığı için hafızalardan silinmiyor. Bunda da efektleri göz boyamak için değil, gerekli görünen yerlerde kullanmasının payı büyük.

İşin özü, gidin ve Dabbe'yi sinemada kendi gözlerinizle izleyin. Sizi korkutmayı ya da düşündürmeyi sağlayacağından eminim. Türk sinemasında daha önce görmediğiniz gelişmeler için bile görülmeye değer...